Bugün;

Ekranların steril, kontrollü ve bazen sahte dünyası ile sokağın kaotik, sert ama "gerçek" yapısı arasındaki zıtlığını konuşalım.

· Ekranda Her şeyin filtrelenmiş, düzenlenmiş ve bir cümleye sığdırılmış halleri,

· Sokakta: Ter, gürültü, mücadele ve vicdanlı kalemler ve kalbi satırları bir kenara bırakalım.

Gelin biz başka bir pencereden, pencerenin önündeki o tozlu ekranlardan değil, sokağın tozunu yutanların gözünden bakalım..

İçinde yaşadığımız bu dijital çağda, adalet artık mahkeme salonlarında değil, akıllı telefonların ışıklı ekranlarında aranıyor.

· Sosyal medya denen o uçsuz bucaksız, çoğu zaman da acımasız mecrada, bir kelime, bin ölüme bedel hale geldi.

Hiç görmediğimiz bir insan hakkında, hiç bilmediğimiz bir olay üzerine, tek bir cümleyle hüküm veriliyor.

Bir "tık" ile birini kahraman ilan ediyor, bir "paylaş" butonuyla bir diğerini toplumun önüne, aslanların ağzına atıveriyoruz.

Klavye Başındaki "Yargıçlar"

Sosyal medya acımasız ve sorumluluğu yok, taşımıyor.

Oraya yazılan bir cümle, hedefteki insanı bir anda kımıldamaz, konuşamaz, kendini savunamaz hale getirebiliyor.

Sosyal medya ergenleri, sadece saniyeler içinde bir hayatı karartmanın konforunu yaşamaktan haz alıyor.

"Yalan Rüzgarları" dendiğinde eskiden pembe diziler aklımıza gelirdi.. Şimdilerde ise ana sayfamıza düşen ve doğruluğu teyit edilmemiş o meşhur "iddialar" geliyor.

İşin ironik tarafı şudur:

· Sosyal medyada herkes her şeyi biliyor ama kimse orada değil.

Herkes tanık ama kimse şahit değil.

Haberin Yanı Başındaki "Nöbetçiler"

İşte tam bu noktada,

O küçümsenen, hırpalanan ve çoğu zaman "zaten her şey internette var" denilerek kenara itilen “çalışan gazeteciler” devreye giriyor.

Gerçek gazeteci, o zehirli cümlenin hedefindeki kişinin yanı başındadır.

Olayın sıcağında, tozun toprağın içindedir.

O, sadece bir "duyum" yazmaz; gördüğünü, dokunduğunu, kokladığını ve en önemlisi “ispatladığını” yazar.

Sosyal medyanın yarattığı o soğuk, o ıssız, o dibi görünmeyen dijital sessizliğe karşı toplumun sosyal tarafını ancak “Çalışan Gazeteciler” canlı tutabilir.

· Çünkü gazetecilik, bir ekrana bakıp "bence böyledir" demek değil; o insanın gözünün içine bakıp "ne oldu?" diye sorabilme cesaretidir.

Bir kelimeyle insanı felç eden sosyal medya trollerinin aksine, doğru bir haberle bir haksızlığı ortadan kaldıran, topluma can suyu veren yine onlardır.

Yine Onlar Çözecek

İroniktir ki; sosyal medyanın yarattığı bu dezenformasyon canavarını yine o çok eleştirilen "geleneksel" reflekslere sahip “Çalışan Gazeteciler” evcilleştirecek. Gerçek dışı bilgilerin, şahitlenemeyen yalanların ve dijital linçlerin panzehri, yine bir muhabirin not defterindeki o titiz kayıtları olacaktır.

· Toplum, yalanın hızından yorulduğunda, doğrunun güvenli limanına sığınacak,“Çalışan Gazetecilerin” vicdanlı kalemlerine sarılacaktır.

Ve o limanı ayakta tutanlar, gecesi gündüzü olmayan, bayramı seyranı haber olan çalışan gazeteciler olacaktır.

Bir insanı savunmasız bırakan o tek cümleyi kurmak çok kolay.

Zor olan, o insanın neden savunmasız kaldığını yerinde görüp, hakikati tüm çıplaklığıyla kağıda dökmektir.

· Biz 10 Ocak’ta, sadece bir "gün" kutlamıyoruz.

Aslında gerçeğe olan ihtiyacımızı, şahitliğe olan borcumuzu hatırlıyoruz.

· Sosyal medyanın yalan rüzgarlarında savrulmamak için, rüzgara karşı duran o "çalışan" kalemlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Gerçeğin peşinde, olayın yanı başında olan tüm “ÇALIŞAN GAZETECİLERİN” günü kutlu olsun.

Unutmayın; klavye öldürür ama gerçek yaşatır.

· Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü.

· Yani "sosyal medya mahkemelerinin" müebbet dağıttığı,

· Herkesin her konuda bilirkişi olduğu,

· Hakikatin ise saniyeler içinde linç edildiği o tuhaf çağda; hala ayakta kalmaya çalışan bir avuç insanın günü.

Bolu gibi küçük, herkesin birbirinin yüzüne baktığı bir şehirde gazetecilik yapmak, sadece bir meslek değil, bir haysiyet sınavıdır.

İzzet Baysal Caddesi’nde yürürken, dün haberini yaptığınız adamın gözlerinin içine bakarsınız.

Olayın bizzat yanındasınızdır; soğuğuyla meşhur Bolu’nun o ayazında, adliye önünde ya da bir kaza mahallinde elleriniz titreyerek not alırsınız.

Klavye Kahramanlarının "Konforlu" Adaleti

Peki ya o sırada sosyal medya ne yapar?

Sıcak odasında, elinde telefonuyla tek bir "tık" ile hüküm verenler; görmediği olay hakkında senaryo yazanlar, bilmediği insanı toplumun önüne atanlar ne yapar..

Ne acıdır ki bugün, bin bir emekle sahada ter döken bir gazetecinin doğrulattığı haber, bir trollün attığı iftira kadar hızlı yayılmıyor.

Sosyal medya, kurbanını seçer, yargılar ve infaz eder.

İnsanı kımıldamaz, konuşamaz, kendini savunamaz hale getirir.

İroniye bakın ki; dijital dünyada herkes "şerif", herkes "yargıç".

Ama sokağa çıkıp "Ne oldu?" diye soracak bir tane "şahit" yok.

Hepsi ekran arkasında, hepsi gerçeklikten kilometrelerce uzakta.

Bolu’nun Ayazında Hakikat Nöbeti

Oysa biz biliyoruz ki; sosyal medyanın o kontrolsüz yalan rüzgarlarını, bu şehrin tozunu yutan, her sabah "Bolu’da ne olmuş?" diye yollara düşen o çalışan gazeteciler dindirecek.

Birileri klavye başında yalan rüzgarlarını estirirken, gazeteci o rüzgara karşı göğsünü siper eden olacaktır.

Unutmayın ki;

Sosyal medyanın yalanları bir rüzgar gibi geçer gider, ama bir gazetecinin attığı imza, tarihin sayfalarında çivi gibi çakılı kalır.

Eskiden okçularımız ok atarken arkada bir taşa yaslanırlarmış.

· ARKADAŞ kelimesinin de oradan geldiği rivayetine ve affınıza sığınarak derim ki!

Toplumun da artık sırtını dayayacağı, kulak vereceği, inanacağı bir arkadaş’a bir dosta ihtiyacı var.

O da..

· “Çalışan Gazeteciler”

Nokta..