Bazen bir doğum hikâyesi, koca bir milletin yaşadığı süreci anlatır.

Düşünün… Dünyaya henüz gelmeden önce sancılarla, yokluklarla, imkânsızlıklarla sınanmış bir süreç… Ve sonunda herkesin “yaşamaz” dediği bir bebek dünyaya geliyor. Ancak güçsüz, takatsiz, bitkin fakat umudun ta kendisi.

Bu bebek, bütün olumsuzluklara rağmen hayata tutunmuştur. Ancak mücadelesi doğumla sona ermez. Bu kez bedeninde kötü huylu bir tümör peydah olur. Tümör öyle tehlikelidir ki, büyüdükçe bünyeyi ele geçirecek, sonunda hayati fonksiyonları ortadan kaldıracaktır. Yapılması gereken bellidir: Tümör, vücuttan sökülüp atılmalıdır.

Ne var ki ameliyatın hemen yapılmasına engel bir gerçek vardır.

Tümör dış etkenler ile güçlü, beden ise yorgun ve zayıftır.

Bu nedenle iki yönlü bir mücadele gerekir.

Bir yandan tümörün gücü kırılmalı, diğer yandan zayıf düşmüş beden toparlanmalı, kudretini yeniden kazanmalıdır. Ancak bu iki şart bir araya geldiğinde ameliyat için uygun zaman gelmiş demektir.

İşte bu benzetme, Türkiye’nin terörle mücadelesinin hikâyesidir.

Savaşlar, yokluklar ve imkânsızlıklar içinde, herkesin “her şey bitti” dediği bir anda, verilen tarifsiz mücadeleler ile 29 Ekim 1923’te doğmuş bir devlettir Türkiye Cumhuriyeti.

Devlet dediğimiz o büyük müessese yeniden onunla var olmuştur. Milletin bütün umutları, gelecek tasavvuru, huzur ve refah arayışı ona bağlanmıştır. Fakat bu zamana kadar geçirilen ağır mücadeleler, savaşlar bünyeyi yorgun ve bitkin düşürmüştür.

Kalkınma hamlesi başlatılmış, yaraların sarılmaya çalışıldığı dönemde, kuruluşundan 55 yıl sonra, 1978’de PKK terör örgütü sahneye çıkmıştır. Devletin üniter yapısını, bölünmez bütünlüğünü hedef alan bu yapı işte o kötü huylu tümördür.

Bu tümörü büyüten ise yalnızca içerideki şartlar değil; ona destek veren devletler, jeopolitik hesaplar ve bölgemizde uygulanmaya çalışılan emperyal projelerdir.

Şunu unutmamak gerekir:

Türkiye Cumhuriyeti ne kadar yorgun ya da bitkin görünse de; köklü devlet geleneği, tarihî hafızası ve kurumsal aklıyla bugün olduğu gibi o günlerde de her daim her türlü tehlike ile mücadele edebilecek kudrette bir devlettir.

Bu devlet, binlerce yıllık hafızasıyla hiçbir tehdide boyun eğmez.

Ancak karşımızdaki terör yapılanması basit bir ayaklanma ya da sıradan bir iç tehdit değildir.

Bu örgüt, emperyal ve küresel güçlerin desteğini almış, bölgesel projelerin taşeronu hâline gelmiş, siyasi ve askerî olarak beslenen organize bir yapıdır.

Dolayısıyla mücadele yalnızca dağdaki teröristle değil; onları yönlendiren uluslararası akıl, bölgesel hesaplar ve küresel güçlerle verilmiştir.

Bugüne kadar binlerce Mehmetçiğimizi ve vatandaşımızı bu mücadelede şehit verdik.

Ekonomik kaynaklarımızın, enerjimizin ve kalkınma imkânlarımızın büyük bir kısmı bu mücadelede harcandı.

Evet, devletimiz güçlüydü ama mücadele edilen yapı, destek aldığı küresel güçlerle birlikte Devletimiz için büyük bir tehdide dönüşmüştü.

Ancak yılmadık…

* Sınır ötesi operasyonlarla,

* İstihbarat kapasitesinin güçlenmesiyle,

* Savunma sanayiindeki sıçramayla,

* Kararlı ve stratejik politikalarla…

Tümör adım adım küçültüldü ve terörün beli kırıldı.

Aynı süreçte Cumhuriyet de toparlandı, kudretlendi, büyüdü.

Bugün gelinen noktada, terör örgütü tam anlamıyla yok olmasa da sınırlarımız içerisinde eski etkisini kaybetmiş; devlet ise güç ve irade bakımından tarihinin en diri dönemlerinden birine ulaşmıştır.

Bölgemizde özellikle Suriye’nin kuzeyinde YPG/SDG adı altında bu terör yapısını yeniden güçlendirmek ve kendisine bölgede ülkemize karşı tehdit unsuru olarak kullanmak hevesindeki İsrail gibi odakların varlığı, bir an önce bu tümörün —PKK/SDG/YPG hangi ad altında olursa olsun— ülkemizin içinden ve sınırlarımızdan tamamen sökülüp atılması için doğru zamanın geldiğinin bir diğer göstergesidir. İşte Terörsüz Türkiye süreci bu amaçla başlatılmıştır.

Terörsüz Türkiye sürecinde toplumumuzda şu sorular haklı olarak dile getirilmektedir:

“Madem bugün İmralı ile konuşularak terör bitiyordu, neden yıllarca konuşulmadı? Bu kadar şehidi biz neden verdik?”

Çünkü örgütün geçmiş dönemlerinde;

* Tümör/Terör, arkasına aldığı emperyal ve küresel destekçileri ile güçlüydü; ülkemizin güçlenmesiyle bu ülkeler desteklerini örgütün üzerinden çekmek zorunda kaldı,

* Devletimizin bu örgütü taviz verilmeksizin masaya oturtabileceği küresel bir denge yoktu. Türkiye küresel denklemde buna muktedir değildi.

Bugün ise tablo tamamen değişmiştir.

Terörün beli kırılmış, devlet gücünü konsolide etmiş, bölgesel dengeler lehimize dönmüş, ülkemiz bölgesinde en güçlü aktör hâline gelmiştir.

“Hani terör örgütü bitmişti? Terör bitmişken neden örgütün kurucusu muhatap alınıyor?”

Çünkü yalnızca askerî mücadele ile bu tarz örgütler tamamen yok olmaz. Bu örgüt mensuplarının sayıları belki hatırı sayılmayacak sayılara düşürülse de ideolojileri bitirilmedikçe,

* Yer altına inerler,

* Fırsat buldukça yeniden büyürler,

* Dış destekle farklı adlar ile tekrar sahaya sürülürler.

Tamamen ortadan kaldırılabilmeleri için, tümörün köküne inilmesi; onu başlatan iradenin ve onu işleten aklın, ideolojinin çözülmesi gerekir.

“Terörsüz Türkiye” ile gelinen bu aşama, Türk devlet aklının stratejisinin bu noktada tezahür ettiği bir dönemdir.

Türkiye,

* Tümörün/terörün gücünü kırmış,

* Suriye’de ve bölgesinde güçlü bir aktör hâline gelmiş,

* Kendi bünyesini güçlendirmiş,

* Dış tehditleri göğüsleyebilecek kudrete ulaşmış,

* Bölgesel dengeleri lehine çevirmiştir.

“Terörsüz Türkiye” dediğimiz süreç; işte bu büyük ameliyatın yapıldığı, tüm tümörün/terörün kendisinin ve izlerinin silineceği, bünyemizin bu musibetten tamamen temizleneceği dönemin adıdır.

Bu temizlenme ile ülkemizde barış ve kardeşlik hâkim olacak, devletimizin ve milletimizin geleceği daha güçlü olacaktır.

Tabii ki de, Devletimizin aklıyla, Liderimizin iradesiyle ve Milletimizin desteğiyle…